‘Dünyanın Yerlisi’ Gezgin Hikayeleri: Onur’un Hikayesi

Onur ile iki farklı arkadaşımın iki farklı zamanda tanıştırma çabalarından sonra nihayet tanıştık. Tanışır tanışmaz kanımın ısındığı Onur çok başarılı bir girişimci ve iyi bir gezgin. Seyahat tutkusunu işe dönüştürenlerden olan Onur, Tale isimli bir deneyim turizmi firması kurdu.

Detaylı bilgi için: http://tale.company/

Bu kadar çok yönlü ve girişimci bir gezgin olan Onur’un hikayesi bu kitapta olmazsa olmazdı.

İşte Onur’un hikayesi:

Ne zamandır seyahat ediyorsunuz? Eğer çocukluk yıllarınız 2000’ler veya daha sonrasına denk geliyorsa muhtemelen “çocukluktan beri” değil mi? Ama benim gibi siz de internet öncesinde(!) doğduysanız, yani EasyJet’in 1995’te, Booking.com’un 1996’da, TripAdvisor’ın 2000’de, Facebook’un bile 2004’te kurulduğunu daha dün gibi hatırlıyorsanız, muhtemelen seyahat etmeye yetişkinliğinizde başladınız.

İnsanoğlu tuhaf yaratık, her şeye alışıyor. Hayatımda uçağa ilk defa 18 yaşımda binebilmiş olsam da, şu anda herhalde yılda 50 kere filan biniyor ve sanki çocukluktan beri seyahat ediyormuş gibi hissediyorum. Şu ana kadarki ömrümün yarısında hiç seyahat etmemiş olsam da (deniz-kum-güneş tatillerinden bahsetmiyorum), nasıl böyle bir seyahat tutkunu haline geldim acaba?

Hadi ben yine göreceli olarak gencim. Benden daha erken doğanlar ne yapsın? Onlar benim 18’imde yaşadığım duyguları belki 30’larında 40’larında 50’lilerinde yaşadılar! Biraz düşündüm ve benim kendimce iki temel sebebim olduğunu farkettim. Sizinkiler ne, onları da çok merak ediyorum açıkçası.

Üniversiteyi bitirdikten sonra bir sene Belçika’da yaşamış ve ilk iş tecrübemi orada edinmiştim. Aslında seyahat tutkumun temelleri o zaman atıldı diyebilirim. Her ne kadar Belçika kültürünü pek sevmesem ve oradaki Türk düşmanlığından çok rahatsız olsam da kendi kültürümden farklı bir kültürde yaşamak ufkumu inanılmaz genişletti. Gündelik hayatın içindeki en ufacık bir ayrıntı bile insanı o kadar şaşırtabiliyor ki!

Mesela Belçika’da, Avrupa’nın pek çok yerinde olduğu gibi insanların birbirlerine herhangi bir şekilde dokunması (yanlış anlaşılmasın lütfen, omuzuna dokunmak, konuşurken koluna dokunmak gibi şeylerden bahsediyorum) kesinlikle kabul edilmeyen ve çok sert tepki gören bir hareket! Hal böyle olunca, karşı cinsin birbirine yaklaşması nükleer füzyon gibi büyük ve başlı başına bir sorun haline gelmiş. Adamlar bunu çözmek için ne yapmış biliyor musunuz? Ülkedeki tüm barlar 3 metreye 30 metre gibi dar uzun şekilde tasarlanıyor. Ve zaten o üç metre genişliğin yarısını, içkilerin servis edildiği bar kaplıyor. Böylece insanlar çok dar bir alana sıkışmak zorunda kalıyor ve ister istemez bir “temas” oluşuyor! Nasıl çözüm ama? Farklı kültürlerdeki böylesine irili ufaklı farklılıkları gördükçe insanın “normal” kavramı anlamını yitiriyor ve tamamen göreceli bir hale geliyor. Kime göre normal? Neye göre normal? Ve bu da iki şeyi sağlıyor. Öncelikle insan kendini çok daha iyi tanıma fırsatı buluyor ve ikincisi farklılıklara karşı hoş görüsü oldukça artıyor; bunu bir zenginlik olarak görmeye başlıyor. Ve bence bu o kadar kıymetli bir şey ki…

Düşünsenize bugün insanların tamamı bol bol seyahat etme fırsatı bulsa, bu saçma sapan kutuplaşmalar yaşanır mı?

Şimdi gelelim seyahat etmeye neden bu kadar tutkulu olduğumun ikinci temel sebebine.

Gündelik hayatın koşuşturmacaları içinde istediğimiz kadar kendimizi telkin edelim, istediğimiz kadar meditasyon yapalım, geçici süreyle rahatlamalar yaşasak da insan beyni illa ki kaygılanacak, hemen stres olacak bir şeyler buluveriyor. Ya dün yaptığımız şeyleri düşünüyoruz, ya da yarın yapmamız gereken işlere takılmaktan kendimizi alıkoyamıyoruz. Anda kalma, anı yaşama (carpe diem) konusuna oldukça önem veren birisiyim ve gündelik hayatımda da sürekli bunu yapmaya gayret ediyorum. Ama hiçbir yöntem, seyahat ederken yaşadığım kadar uzun süreli bir anda kalma duygusu yaşatmıyor. Örneğin beş günlük bir seyahate çıktıysam beş tam gün boyunca neredeyse hiç andan kopmuyorum. Hatta daha uzun gezilerimde de bile… Bir kısmınız şunu sorabilir: “Ee tatile çıkıp plajda yatınca da aynısı olmuyor mu?” Vallahi belki sizde oluyordur ama bende olmuyor! Yapım gereği ben öyle yan gelip yatan bir insan değilim. Boş boş yatınca hemen bir şeyler düşünmeye, kafamda projeler üretmeye başlıyorum ve kesinlikle kafamı rahatlatamıyorum. Ama seyahat ederken, özel olarak bir şeyle ilgilenmesem, örneğin sokaklarda boş boş yürüsem dahi kafa olarak müthiş bir rahatlama yaşıyor ve seyahatin sonunda dinlenmiş bir beyinle geri dönüyorum.

İşte seyahat etmeye bu kadar tutkuyla bağlı olmamın iki temel nedeni bunlar. Ve bu iki şey benim için öylesine önemli ki, hayatımın ilk 18 yılında bundan yoksum olsam da sanıyorum geriye kalan kısmında seyahatten asla vazgeçmeyeceğim!

Belki siz de benimle aynı sebeplerden ötürü seyahate bu kadar tutkulusunuz veya kendinizce başka sebepleriniz var.

Ama tutkumuzun kaynağı ne olursa olsun, ortak bir zevki paylaşıyoruz.

O zaman yolumuz açık olsun!

Onur Kutlu Gago

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s